31 Ekim 2018

Endobridge® altıncı yılında hormon dünyasının köprüsünü yine Türkiye’de kurdu

EB2018 COMMITTEE

 

EndoBridge® yıllık toplantılarının altıncısı, Amerikan Endokrin Derneği, Avrupa Endokrinoloji Derneği ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneğinin işbirliği ile 25-28 Ekim 2018 tarihlerinde Antalya’da gerçekleşti. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına EndoBridge® Kurucu Başkanı Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Füsun Saygılı, Avrupa Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. AJ Van Der Lely ve Amerikan Endokrin Derneği Başkanı Prof. Dr. Susan Mandel katıldı.

EndoBridge® Kurucu Başkanı Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, sağlık alanında dünyada birçok ilke imza atan bu uluslararası projenin 2018 yıllık toplantısının 41 ülkeden 578 katılımcıyı buluşturduğunu ve bu yıl en yüksek yabancı delege ve en yüksek ülke sayısına ulaştığını belirtti. Prof. Yıldız, bu önemli uluslararası projenin 2018 yılı toplantısını başarılı bir şekilde ve yine Antalya evsahipliğinde düzenlemekten dolayı EndoBridge® Uluslararası Yürütme Kurulu olarak memnuniyet duyduklarını belirtti. Her yıl olduğu gibi Avrupa Akreditasyon Konseyi tarafından kredilendirilen toplantı Türkçe, Rusça ve Arapça eşzamanlı çeviri ile İngilizce sunum dilinde yapıldı. Katılımcıların endokrinoloji alanında dünyanın en önde gelen isimleriyle buluştuğu EndoBridge® 2018 bilimsel programında 24 konferans ve 16 vaka tartışması oturumu ile birlikte 90’ın üzerinde sözlü ve poster vaka sunumuna yer verildi. Programda diyabet, obezite, lipid bozuklukları, tiroid, kemik ve osteoporoz, hipofiz, böbreküstü bezi, nöroendokrin tümörler, kadın ve erkek üreme endokrinolojisi dahil olmak üzere endokrinolojinin tüm problemlerine güncel yaklaşım kapsamlı bir şekilde ele alındı.

 

EndoBridge® Kurucu Başkanı Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız

Obeziteyi yeniden tanımlamak gerekiyor

1970’li yıllardan beri çocuk ve erişkin obezitesi sıklığı üç katına çıkmıştır. Günümüzde dünyadaki fazla kilolu ve obez birey sayısı 2 milyarın üzerindedir. Türkiye %32.1 obezite

sıklığı ile Avrupa bölgesinde obezitenin en fazla görüldüğü ülke konumundadır. Bugün ülkemizde her 3 erişkinden biri obez, biri fazla kilolu ve yalnızca biri normal vücut ağırlığına sahiptir. Çocuk ve ergen obezite rakamlarımız da gelişmiş ülkelere benzerdir.

 

Obezite vücutta yağ miktarının artmasıdır. Tanıda en sık kullanılan kriter vücut kitle indeksi (VKİ)’dir. VKİ, kg cinsinden ağırlığın metre cinsinden boyun karesine bölünmesi ile elde edilen rakamdır. VKİ’nin 18.5 – 25 arasında olması normal, 25-30 arası fazla kiloluluk, 30’un üzerinde olması ise obezite olarak değerlendirilir. Ancak, bu kaba bir rakamdır ve vücuttaki yağ miktarını her zaman doğru olarak yansıtmaz, yağ dağılımı hakkında fikir vermez, ırk ve etnik gruplara göre farklılık gösterir ve ileri yaşlarda yanıltıcı olabilir. Vücudunda yağ fazlalığı olan erişkinlerin yaklaşık yarısı, çocuk ve ergenlerin %25-50’si normal VKİ’ne sahiptir. Klinik değerlendirmelerde vücut yağ dağılımı hakkında da fikir sahibi olabilmek için bel çevresinin de ölçülmesi önemlidir. Erkeklerde 94 cm, kadınlarda ise 80 cm üzeri metabolik hastalık riskinin arttığını gösterir.

Obezite, diyabet, lipid ve kolesterol bozuklukları, kısırlık, kalp ve damar hastalıkları, karaciğer hastalıkları, uyku apnesi, kanser, psikiyatrik hastalıklar, eklem rahatsızlıkları gibi birçok hastalığın görülme sıklığını, şiddetini ve ölüm oranlarını artırır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre obezite, tip 2 diyabetin %44’ü, koroner kalp hastalığının %23’ü ve çeşitli kanserlerin %7-41’inin gelişiminden sorumludur. Obezitenin yalnızca A.B.D.’deki yıllık maliyeti 150 milyar doların üzerindedir. Ülkemizde obezitenin önlenmesi ile tüm ölümlerin erkeklerde %11’inin, kadınlarda %16’sının önlenebilmesi mümkündür.

Obezitenin önlenmesi ve tedavi edilmesindeki başarısızlığın en önemli nedenlerinden biri, obezitenin kişinin kontrolünde bir yaşam tarzı biçimi sonucu oluştuğu ve şişman bireylerin kilo almalarından kendilerinin sorumlu olduğu düşüncesidir. Oysa obezite kompleks, ilerleyici ve tekrarlayıcı, kronik bir hastalıktır. Bireyin kendi kontrolünde olmayan genetik, biyolojik, psikososyal ve çevresel pek çok faktör de obezite gelişiminde rol oynar. Metabolizma ve hormon dengemizden pazarlama güçlerine kadar birçok etken, vücutta aşırı yağ birikimine eğilim ve duyarlılığımızı belirler.

Obeziteyi basitçe bir vücut ağırlığı, imaj ya da irade problemi olarak tanımlamak yerine hastalığa duyarlılığı ve karmaşıklığı dikkate alan insan odaklı ve dört boyutlu yeni bir hikaye gerekli:

Obezitenin kronik bir hastalık olduğu vurgulanmalı

Obezite için bireyi suçlayan yazılı ve görsel ifadelerden uzaklaşmalı

Öncelikle çocuklar ve düşük gelir gruplarındaki obeziteye odaklanmalı

Çok sayıda sektör ve paydaş değişik noktalardan birlikte çalışmalı

 

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Füsun Saygılı

Hipofiz hastalıkları

Hipofiz bezi, beynin tabanındaki çanak biçiminde kemik yapı içinde yer alan ve vücudumuzda birçok hormonun kontrolunu sağlayan hayati bir salgı bezidir. Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olup, en çok kanlanan organlarımızdandır.

Bu bezle ilgili hastalıklar, bez hormonlarının az ya da çok salgılanması, beze ait adenom denen –genellikle- iyi huylu tümörlerin gelişimi sonucu ortaya çıkar.

Hipofiz bezinden ACTH, TSH, FSH, LH, PRL, BH, ADH ve oksitosin adlı hormonlar salgılanır. ACTH böbrek üstü bezini, TSH tiroid bezini, LH ve FSH üreme organları testis ve overleri kontrol eder. PRL sayesinde kadının sütü gelir, bebeğini besler; oksitosin doğum sırasında rahmin kasılmasını sağlayarak doğumu gerçekleştirir.   BH, çocukluk çağında uzamayı sağlarken, ADH vücudun su kaybetmesini önleyerek, su dengesini korur.

Hipofiz bezi adenomları, sayılan hormonların bazen fazla salgılanmasına bazen de hiç salgılanamamasına yol açar. Salgı eksiklikleri, bazen, acil ve hayati olabilir. Ayrıca hormon salgısından bağımsız, adenomların büyümesi, komşu yapıları etkileyerek görme kaybına, çift görmeye; ya da baş ağrısı, bulantı-kusma gibi kafa içi basınç artışı belirtilerine yol açar.

Hipofiz bezine ait hastalıkların tanı, tedavi ve takibini endokrinoloji uzmanları yapar. Gereğinde hastalar hipofiz cerrahlarına ve ışın tedavisi için radyasyon onkologlarına sevk edilir.

 

Amerikan Endokrin Derneği Başkanı Prof. Dr. Susan Mandel

Tiroid nodülleri

Son on yılda tıbbi görüntülemenin giderek daha çok kullanılmasıyla birlikte tiroid nodüllerinde tanı sayısı çok büyük oranda artmıştır. Tiroid; boyun ağrısı veya kronik öksürük gibi diğer tıbbi durumların değerlendirilmesi amacıyla yapılan boyun ve göğüs görüntülemesinin bir parçası olarak görüntülenmektedir. Tiroid nodüllerinin büyük çoğunluğu benign nodüllerdir. Ancak bir tiroid nodülü tespit edildiğinde hasta genellikle endişeye kapılır ve bir kez daha değerlendirilmek üzere başka bir uzmana yönlendirilir. Tiroidin ultrasonla görüntülenmesi, kanser riskinin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesini ve hem herhangi bir ek değerlendirmeye gerek bulunmayan hem de ince iğne aspirasyon biyopsisi endike olan nodüllerin tespit edilmesini sağlayabilmektedir. Dolayısıyla tiroid ultrasonunun doğru uygulanması ve yorumlanması kritik önem taşır. Bir nodül, biyopsi açısından uygun olsa da sonuç bazen belirsiz olabilir, yani benign veya kanser tanısı kesin olarak konamayabilir. Bu durumda klinisyenin, hastanın cerrahi ya da gözleme devam seçeneklerinden hangisine uygun olduğunu değerlendirmek için atılacak en doğru ve maliyet etkin adımları tespit edebilmesi önemlidir.

 

Avrupa Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. AJ Van der Lely

Ghrelin ve endokrin hastalıklar

Ghrelin (veya açil ghrelin; AG) ve des-açil ghrelin (DAG) peptidleri, çoğunlukla midede eksprese olan preproghrelin geni tarafından kodlanır. Hakkında epeyce bilgi sahibi olunan obezite hormonu ghrelinle kıyaslandığında DAG çok büyük bir ilgi görmemiştir. DAG uzun zamandır AG’nin inert bir bozunma ürünü olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte son dönemde ulaşılan kanıtlar, DAG’nin ayrı bir hormon olarak davranış sergilediğini göstermektedir. DAG’nin AG’nin fonksiyonel bir inhibitörü olduğunu öne süren çalışmaların sayısının giderek artması da klinik açıdan potansiyel önem taşımaktadır. Dolayısıyla DAG veya DAG analogları; diyabet, obezite ve Prader Willi sendromu gibi metabolik bozuklukların tedavisine yönelik erken dönem çalışmalarda incelenmektedir.

Ayrıca bugünlerde kanser alanında da ghrelin sistemine daha büyük bir ilgi gösterilmektedir. Lokal ve sistemik faktörlerin, östrojen reseptörü pozitif meme kanseri riski yüksek olan postmenopozal dönemdeki obez kadınlarda meme kanseri hücrelerinin büyümesini teşvik ettiği kanıtlanmıştır. Aromataz enzimi tarafından memedeki yağ dokusunda lokal olarak üretilen östrojenler, kanser hücrelerinin çoğalmasını tetiklemede önemli bir role sahiptir. Dolaşımdaki AG ve DAG düzeyleri obeziteyle hemen hemen her zaman ters orantılıdır ve bu peptid hormonlarının adipoz dokusundaki aromataz ekspresyonunu inhibe ettiği kısa süre önce kanıtlanmıştır. Ayrıca bu peptid hormonlarının bazı tümör hücreleri tarafından da üretildiği ve tümör büyümesini etkilediği tespit edilmiştir. AG ve DAG’nin enerji homeostazı üzerindeki etkileri de tümör gelişimi ve büyümesini etkileyebilir. Son olarak DAG’nin iskemide ve Duchenne müsküler distrofisinde kas hücrelerinin durumunu, diyabet hastalarında ise kiloyu ve glisemik kontrolü iyileştirdiği tespit edilmiştir.

DİĞER BAŞLIKLAR

Pin It